|
1974 yılının, yağmurlu bir sonbahar sabahıydı. Gün ışımak üzereydi. Ahşap ve kerpiçten evin duvarları çığlıklarıyla çınlıyordu kadının. - Ikın, derin derin nefes al kızım. Az kaldı dayan. Ağlamaklı ve dermasız bir hırıltıyla karışık; - Az kaldı değil mi? - Geliyor işte. Sık biraz daha dişini. Sonunda koca kafası, ellerindeydi Hacer Ebe'nin. Bir çırpıda çekti onu dışarıya. Evet, oldu işte. Yağan yağmurun, çinko damlara çarparak çıkardığı sese, gök gürültülerini de katıp, merhaba diyordu dünya bebeğe. O da "Ingaa ıngaa" diye ağlayarak karşılık verdi, hayata. Kıbrıs Barış Harekatı henüz yapılmıştı: Babası Bülent adını koydu oğluna. İlk aşkı, ana okulu öğretmeni, Betül Hanım evlenip gitmişti. İkinci aşkı Pınar'ın ailesi, başka şehre taşınmıştı. Daha onbirinde olmasına rağmen, Bülent'in küçük yüreği rahat durmuyordu: Okula başladıkları günden beri sıra arkadaşı olan Sultan'a da yavaş yavaş aşık olmaya başlıyordu. O günlerde bilmiyordu ama bu aşkı lise yıllarına kadar yaşayacaktı. Bu arada, küçük Bülent'in çalkantılı ruh dünyasını, iyice birbirine katan olaylar yaşanmaya başlamıştı aile hayatında. Annesiyle babası sürekli kavgalar ediyordu. Bu kavgalar sürüp giderken, kız kardeşi ve erkek kardeşi de Bülent'in peşi sıra büyüyüp gidiyorlardı. Orta okula henüz başlamıştı ki, annesiyle babası ayrıldılar. Mahkemenin verdiği kararla, iki kardeşiyle birlikte babasına verildi Bülent. Anlam veremedikleri bu süreç, üç kardeşi de çok yıpratmıştı. Yaşının büyük olmasından ötürü, en çok da Bülent üzülüyordu. Ama bu üzüntüler onu aşktan koparmamış, aksine Sultan'a daha çok bağlamıştı. Her fırsatta onun yanına gidiyordu. Kendince espriler yapıyor, onu güldürmeye çalışıyordu. Bütün arkadaşları biliyordu Bülent'in Sultan'a aşık olduğunu. Zaten kimseden gizlemeye de çalışmıyordu. Sultan ise bu sevimli arkadaşının, her zaman arkadaşı olarak kalmasını istiyordu. Bir taraftan da yaşıtı kızlarda pek rastlanamayacak bir kurnazlık içerisinde Bülent'i her fırsatta kullanıyordu. - Canııım, bana aşağıdan gazozla simit alıp gelir misin? - Yaa paran sende kalsın, ben hemen alır gelirim. - Ay çok iyisin ... Üç katlı okullarının, en üst katındaydı sınıfları. On kat bile olsaydı, umurunda değildi zaten. Aşkına bir şeyler alacaktı. Onun sevgisini biraz daha kazanacaktı. Böyle gelip geçiyordu aylar. Sınıflarına Murat adında bir çocuk gelmişti. Gelir gelmez de Sultan'la samimi olmuştu. Bülent kıskançlıktan ne yapacağını bilemiyordu. Onları ders aralarında yalnız bırakmamak için sınıftan bile çıkmıyordu. Bir gün tenefüs arasında Sultan; - Ben çok acıktım Murat yaa, bana kantinden bisküvi alır mısın? daha lafını bitirmesiyle Bülent atladı; - Ben hemen alıp geliyorum. Üçer beşer , indi basamakları. Kantinde uzunca bir kuyruğun en sonuna geçti. Sabırsızlıkla sırasının gelmesini bekliyordu. "Of yaa ne kadar yavaş ilerliyor bu sıra" diye aklından geçirse de, beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Sonunda sıra Bülent'e geldi. Bisküviyi kaptığı gibi paranın üstünü bile saymadan cebine atıp. İkişer ikişer çıktı basamakları. Sınıfın kapısı kapalıydı. Hızla açtı ve içeri girdi. Bir de ne görsün: Sultan'ın kadife gibi elleri, Murat'ın ellerindeydi. Gözleri de gözlerinde. O an ölen, kendisimiydi, Sultan'mıydı, aşkımıydı bilmiyordu. Ama boğazında düğümlenen o yumruk gibi şeyin adı ihanetti... Devam Edecek
|